Amigdala:(Latince: corpus amygdaloideum) beynin medial temporal lobunun derinlerinde yerleşen nöronların oluşturduğu badem şeklindeki beyin bölümü. Duygusal hafıza ve duygusal tepkilerin oluşmasındaki primer role sahip bölge.
doktor etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
doktor etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
9 Mayıs 2012 Çarşamba
Dayak mı istiyor senin canın?
Şiddet bu kadar var mıydı yoksa şimdi haber değeri mi oldu?
Hekime şiddet değerli bir doktorun ölüm haberi gelmeden önce yok muydu sanıyorsunuz.Vardı ve benimde şahsen katıldığım medyaya bu konuyu ele alması için yapılan ricalar,baskılar da vardı.Kimse önemsemedi tabiî ki..Neden ?..haber değeri yoktu.
Sonra ne oldu 85 yaşındaki bir hastanın ölümünü bildirdiği için 17 yaşındaki biri tarafından öldürülen gencecik bir doktor, bir de geride 3 aylık bir hamile eş kalınca birden haber değeri oldu. Halkın vicdanını rahatsız etti. Ortada olan bir soruna önlemler alınması için birinin ölmesi mi gerekiyordu? Önemli olan yaşam ve güvenlik hakkı değil,halkın vicdanının rahatsız olması ve olayın medyaya yansıması mı?
Kişilerin özellikleri farklı olsa gene aynı derecede tepki mi verilirdi yoksa oh ölsün tabi mi denirdi merak etmiyor değilim. Bunu merak etmem bile durumun vahametini ortaya koyuyor bence.
Şimdi doktorların, öğretmenlerin yaşam güvenceleri yok. Siz doktor, öğretmen olmayanlar size sıra gelmeyecek mi sanıyorsunuz cidden? Ya da bu olaylar beni etkilemez bana ne mi diyorsunuz?
Bir de şiddetin bu kadar artması arkasındaki neden görülmezden mi gelinecek? Hedef gösterilen doktorların, öğretmenlerin mesleklerini yapamadığı bir toplumda sağlık ve eğitim ne olacak? Ve de kişiye özel kanunların bir günde çıktığı ülkemizde ne zaman şiddeti destekleyen nitelikteki kanunlara bir çözüm bulunacak?
14 Mart 2012 Çarşamba
Herşey nasıl hastalar aleyhine olabilir?

Bugün tıp bayramı ya,bunun hakkında bişiyler diyim istedim,mesleki damarım kabardı yine.Sonra bir yazı okudum,benim diyceklerim demiş zaten.Hem saygı duydum hem kıskandım.Ekşisözlükten biri yazmış çok da güzel yazmış eline sağlık.Dediklerinin azı yok fazlası var.Biz tıpçılar sosyal paylaşım sitesinde bu yazıyı kendi aramızda paylaşıp kendi kendimize konuşuyoruz.Ben elçi oluyum dedim, asıl kitlesine ulaşmasında yazının...Orjinal ekşisözlükteki linkini bulabilseydim onu vercektim direkt aslında ama bulamadım.Eğer siz bulursanız haber edin ekleyim buraya.Yazarının affına sığınarak sizle paylaşıyorum işte bu yazıyı;
Malpraktis :
Oncelikle, bazıları şunu hala anlayamamış; her doktor para kazanmak için
doktorluk yapmaz ama para kazanmadan da hiç bir doktor doktorluk yapamaz.
Malpraktis, yanlış uygulama demek. hastaya yanlış tedavi yaptığın zaman
götünden kanı alıyolar. alsınlar tabi. misal ben yanlış tedavi yaptığım
için 200.000 tl ceza ödüyorsam ve malpraktis oranı aşağı yukarı 10.000
hastada birse, bana önce hasta başı, 200.000 bölü 10.000 eşittir 20 tl'den
çok para versinler, sonra hata yaptığımda çatır çatır alsınlar parayı.
allah değilim, mutlaka hata yapıcam. bi mühendisten, öğretmenden, memurdan
%0 hata beklemiyorsan, benden de bekleyemezsin. ama senin işin insan
sağlığıyla ilgili diyorsan ve binde bir hatta onbinde bir bile olsa hata
yaptığım taktirde hesabını soracaksan, karşılığını da vereceksin. 10.000'de
1 hatamda tonla paramı alıyosan, 9999 doğru kararımda da hatamı telafi
edebileceğim parayı vereceksin. kara kaşım kara gözüm için değil. bildiğin
matematik gereği. vermezsen doktorluktan para kazanamam, doktorluk yapamam,
doktorsuz kalırsın. ya da hatamı gizlerim, gerekli gereksiz bin tane film
çektirip, bin tane tahlil yaptırıp kendimi garantiye alırım. sen de, sağlık
sisteminin harcamaları neden bu kadar çok, tomografi için neden 1 ay
sonraya gün verdiler diye düşünür durursun.
Performans sistemi de doktorun yaptığı iş oranında ödeme alması demek. öyle
anlatıyolar ama aslında durum öyle değil. iki farklı hastanede, aynı işi
yapıp, aynı sayıda hasta bakan, birbirinin tıpa tıp aynı iki doktordan biri
performanstan 3000 tl alırken diğeri 300 tl alabiliyor. neden? çünkü,
"döner sermayeden aldığın pay = (hastanenin o ayki geliri - hastanenin o
ayki gideri) x senin performans puanın / hastanedeki herkesin toplam
performans puanı" gibi bişey. anlamadıysan, hastanenin gideri artarsa
performans gelirin düşüyor. yolsuzlukla, otla bokla hastanenin giderleri
artınca ben emeğimin karşılığını alamıyorum. diyelim ki hiç yolsuzluk yok,
puanımın karşılığını tam olarak alıcam, o zaman da sorun çözülmüyor. para
kazanabilmem için çok hasta bakmam, çok tahlil, çok film istemem, çok
girişimsel işlem yapmam lazım. zaten malpraktis yüzünden götüm tutuşmuş
durumda, poliklinikte 5 dk'da doğru dürüst tanı koyma riskine girmiyorum,
yazıyorum tahlili, istiyorum filmi, bugün git 1 ay sonra filmin çıkınca gel
diyorum. film ve tahlilden ayrı puan, muayeneden ayrı puan alıyorum, 1
muayene puanı da 1 ay sonra film çıkınca alıyorum. senin tanın gecikiyor,
işin uzuyor ama ben kendimi garantiye alıyorum. bu arada da daha çok para
kazanıyorum. netice de allah değilim demiştik. her hastaya 1 saat ayırsam
bile hata yapacakken, o günkü kırkıncı hastamda kendi yargılarıma güvenme
riskine girmiyorum. çünkü, hastane bahçesinde avukatlar müşteri ararken,
kazandığım üç kuruşu malpraktis davasında tazminat olarak ödersem,
doktorluktan para kazanamam, doktorluk yapamam, doktorsuz kalırsın.
Şimdiye kadar iyi şeyler olarak gördüğün malpraktis ve performans
uygulamalarının seni ya doktorsuz bırakacağını ya da kötü sağlık hizmeti
almana neden olacağını, suçlunun da doktorluk yapmamakla kötü de olsa
doktorluk yapmak arasında kalan doktor olmadığını anlamışsındır heralde.
ben doktor olsam öyle yapmaz böyle yapardım dediğin mantıklı bi önerin
varsa yaz, okuyalım, öyle yapalım.
Hastanın doktora puan vermesi sistemi, teknik bilgisi konusunda değil de
nezaketi, temizliği, ilgisi vs için puan vermesi, bu sayede daha saygılı,
ilgili, titiz doktorların ödüllendirilmesi; asık suratlı, hastaya "sen"
diye hitap eden, emir kipiyle konuşan doktorların cezalandırılmasını
amaçlıyor. aslında öyle değil ama öyle olsun. düşün şimdi, ben
poliklinikteyim, sen de hastamsın. göğsünün sol tarafında ağrın var. benim
sana bakmam için 5 dakikam var. içeri girdin, buyrun neyiniz vardı dedim.
göğsümün sol tarafında ağrı oluyor dedin. buna sebep olabilecek nerden
baksam 30 tane hastalık var. benim bunları elemem lazım. sırayla sorucam:
ağrı tam olarak nerede, belli bir noktada mı yoksa yayılıyor mu, batar gibi
mi yoksa sıkıştırır gibi mi, ne zamandır ağrı var, aniden mi başladı yoksa
hafif başlayıp giderek arttı mı, bütün gün mü devam ediyor yoksa ara ara
gelip gidiyor mu, kolunu hareket ettirince göğsünde ağrı oluyor mu, nefes
darlığı var mı, öksürük var mı, öksürünce daha çok ağrıyor mu, balgam var
mı, balgam varsa kanlı mı, ne renk, kıvamı nasıl, yürüyünce, merdiven
çıkınca ağrı değişiyor mu, baş dönmesi, bayılma oluyor mu, çarpıntı var mı,
gece kaç yastıkla yatıyorsun, geceleri nefes darlığıyla uyanıyor musun?
sorulacak şeyler daha bitmedi ama sen anladın olayı. ben bunları makina
gibi hızlı hızlı söylesem sen de hiç lafı dolandırmadan, kısa ve net
cevaplar versen bile 5 dakika dolmuş oluyor. daha muayene etmedim, eski
hastalıklarını, kullandığın ilaçları, geçirdiğin ameliyatları,
alerjilerini, ailede benzer sıkıntısı olanların olup olmadığını sormadım.
bu arada sıradaki hasta kapıyı açıp kafayı uzattı bile. daha ne kadar
beklicem diye soruyor. bu şekilde günde 20 tane hasta bile bakamam ama bazı
günler 100 tane hasta bakmam gerekiyor.
O yüzden napıyorum? hayati tehlike oluşturabilecek hastalıkları 2 dakikada
3-5 soruyla eliyorum. 1 dakikada ciğerlerini ve kalbini dinlemekten ibaret
bi muayene yapıyorum, 1 dakika içerisinde en iyi tahminime göre ilacını
yazıp tomografi ve kan tahlillerini istiyorum, bilgileri bilgisayara
giriyorum ve tomografi sonucuyla tekrar gelmek üzere seni yolluyorum. senin
tanın gecikiyor, yanlış tedavi alma olasılığın artıyor, defalarca hastaneye
gitmen gerekiyor.
Buna not verme sistemini de ekle. bi doktor bu durumda ne yapar? çoğu
doktor bi bok yapmaz. eskiden ne yapıyorsa şimdi de aynısını yapar. elinden
geldiğince hızlıca tanı koyup, tedaviyi yazıp, tahlili, filmi ister,
sıradaki hastaya geçer. bu arada hasta lafı dolandırıyorsa, yani senin gibi
kısa ve net cevaplar vermiyorsa, komşusunun da göğsünün ağrıdığından, bi
doktorun ona falanca ilacı verdiğinden falan bahsediyorsa hastanın sözünü
keser, hastayı dinlemeyen ilgisiz doktor olur. bu döngüyü sabahtan beri
ellinci defa tekrarlarken hastanın yüzüne gülmediği ve hasta muayene için
soyunurken acele ettirdiği için saygısız doktor olur. puanı düşer, ceza
alır, kazandığı para azalır. bi süre sonra doktorluktan para kazanamaz,
doktorluk yapamaz, doktorsuz kalırsın.
Uçkağıtçı doktor ne yapar? hastayı ilgili konulara yönlendirmek için sözünü
kesmek yerine, olan vaktini hastanın ilgili ilgisiz cevaplarını dinleyerek
geçirir, akciğerinin bi kısmını, kalbin tek odağını dinleyip karını şöyle
bi mıncıkladıktan sonra, yarım yamalaktan da az bulguyla en geniş
spektrumlu antibiyotiği yazar, tahlil ve film ister, bu arada hastanın
yüzüne güler, girişte çıkışta elini sıkar, siz diye hitap eder. ilgili ve
saygılı doktor olur. senin tanın daha da gecikir, yanlış tedavi alma
ihtimalin daha da artar, hastaneye daha da fazla gelirsin. kırk tane
doktora ilgisiz şeyleri tekrar tekrar anlatıp durursun.
Simdi eğer varsa içindeki doktor nefretini bi kenara bırakıp, sadece kendi
çıkarını düşünerek, malpraktisi, performansı, not vermeyi topla kafanda.
hala bu sistemi savunabiliyosan, doktorlar daha ilgili, daha saygılı olacak
diyosan, daha iyi sağlık hizmeti alacağını düşünüyosan aynen devam et. ama
kendi sağlığını düşünüyosan bunlara bi dur demen lazım.
--
Senior Student in Mechanical Engineering
Middle East Technical University
2 Mart 2012 Cuma
Sen hiç bir çocuğun son nefesinde elini tutan kişi oldun mu?

Hani sen diyorsun ya doktorlara sen bunu hak ediyorsun,yüzüne tükürürüm ben senin…hani diyorsun ya bıçağı boynuna dayarım,döverim hatta öldürürüm..hani sen sanıyorsun ya biz güya çok para alıyoruz ve acayip paragözüz…hani sen sistemin hatalarını bize yüklüyorsun,bizi hedef görüyorsun ya..
Ben de sana bir şey diycem. Söyleyeceklerim ne kadar çok çalıştığımız, tıp eğitiminin-çalışma saatlerinin ne kadar zor olduğu değil…hatta 6 yıl okuyup hala mecburen 2 yıllığına senin gezmeye gitmeye bile koktuğun yerlere gitmezsek lise mezunu gibi ortada kalmamız da değil…hatta sen çok para kazandığımızı sanıyorken, arkadaşlarımın hepsi düzenli maaşa geçmişken,ben alacağım 2500 civarı bir para için 36 saat uykusuz çalışmamın gerektiği bir kadronun sınavını kazanmak için baba evinde oturmuş bir yerlerimi yırtıyor olmam da değil..
Ne soracağım sana biliyor musun?
Sen hiç ölmekte olan 4 yaşında bir bebeğin son anlarında elini tuttun mu? Ben tuttum.Yoğun bakımda ailesinden uzakta son nefesini vermek üzere olan bir bebekti o.Artık saç olmayan kafasını okşadım,sakinleştirdim,güzel şeyler söyledim.Gecenin 3ü olması,ertesi gün gece 6-7 de ancak eve gidebilecek olmam zerre umurum da değildi.Tek önemli olan ellerinin sıcaklığı ve gözlerinin bilgeliğiydi benim için.Gitmeyim diye iki elimi de tutmak istedi.Gitmezdim ki zaten…Ve benim elimi tutarken son nefesini verdi..
Sen hiç Azraillin oda da olduğunu hissederek bir hastaya ambu yaptın mı? Ben çok yaptım.
Bir oda da, kimse olmadan hastadan ümit kesilmişken,yaşaması için akciğerlerine hava göndermeye devam etmek nasıl bir şey bilir misin?
Peki gündüzünü gecene katarak yaşaması için uğraştığın bir bebeğin ailesi sana “umut yoksa uğraşmayın fazla da bizde eve gidelim” dedi mi?
İş kazasında kolunu dirseğinin de üzerinden kaybetmiş bir hasta yanında ailesine merak etmeyin iyiyim yok bir şeyim derken o kanamayı durdurmaya çalıştın mı ?
Sabah evden okuluna gitmek için ayrılan çocuğun araba altında kalmış cansız bedenine bakarken dışarıda bekleyen annesine nasıl söyleyeceğini düşündün mü?
Tek başına, ailesinden uzakta, yol kenarına çekip belki de kalp krizi geçiren kamyoncunun bedenine otopsi yapılırken izledin mi?
Her gelen kalp krizine, kazaya ya benim babam olsaydı, benim kardeşim olsaydı diye empati yaptın mı?
Bir bebeğin hayattaki ilk soluğunu gördün mü, o mucizeyi yaşadın mı?
Peki tüm bunlar bir hafta, bir gün içinde sürekli olan olaylar oldu mu senin için? Bir doktorun oluyor. Bir doktor eve gittiğinde aklı bu hastalarla dolu oluyor. Acaba elimden gelenin en iyisini yaptım mı diye kendini yiyor her gün, her gece…İsimleri,yüzleri unutuyor belki ama yaptığı bir hatayı,eksik yaptığı bir şeyi unutamıyor.Halbuki o da insan,onun da ailesi var,ilgisini isteyen insanlar var.Onlar ikinci planda kalıyor hasta söz konusuysa.Sen yüzüne tükürüyorsun ya senle ilgilenmediğini düşündüğün doktorun o gerçekten sandığın gibi hatalıysa vicdanı rahat mı bırakıyor sanıyorsun onu?
Kimse bizim normal olmamızı beklemesin..bunları yaşayıp normal olabilir miyiz gerçekten? Ancak insanın bin bir türlüsüyle karşılaşıp, bin bir acı görüp vicdansız olabilir miyiz peki? Para için mi yapıyoruz sadece? Evet para kazanmak istiyoruz emeğimizin karşılığını almak da istiyoruz. Çünkü biz de insanız. Ama sen de biliyorsun ki derdimiz sadece para kazanmak olsa çok daha kolay,rahat yolları var.İllegallikten bile bahsetmiyorum üstelik.Bir insanın sağlığını nasıl kazandıracağımızı öğrenmek + bir hastaya sağlığını kazandırmak için harcadığımız çabayı neye harcasak çok daha iyi para kazanırız çok daha iyi şartlarda.
Biz “O” değiliz. Biz seniz, biz senin kızın-oğlunuz belki, ya da torunun, ya da en yakın arkadaşın, yada eşin, yada gelinin-damadın, ya da sevdiğinin ya da senin ölürken yanında olacağı son nefesini verirken sana-ona sıcaklık verecek kişiyiz. Eğer biz de sana “o” olarak bakarsak,sadece görevimi yapar giderim dersek bu çark döner mi sanıyorsun insanlık olmadan?
Biz aynı taraftayız. O olan hastalık, ölüm.Sen bana saldırırsan kaybeden sadece ben olmam,sen de olursun.
Yine de size tükürmek, sizi dövmek, size küfretmek , size bıçak çekmek, sizi öldürmek müstahaktır diyorsan senin insanlığın,vicdanın nerde?
Buraya kadar okuyan, büyük ihtimalle sen bunları yapan kişi değilsin. Bunları yapan kişi çoktan küfrederek başka sayfaya geçmiştir.Ama sen bunlara göz yuman kişi de olma.Biz senin sağlığına göz yuman kişi değiliz çünkü.
15 Şubat 2012 Çarşamba
Tıpın Evreleri vol.2:Bir intörnün çilesi

Gelelim tıp eğitimin en acılı dönemi internlüğe. Aslında internlüğü başka bir şeyle kıyaslamak haksızlık olur.Kendi içinde bir dinamiği vardır. Her şey çok güzel başlar aslında. Heyoo sınav yok artık, ahanda doktor oldum ,nöbet kıyafetimle gezip scrubstaki bebeler gibi takılıyım en iyisi diye başlar her şey.
Sonra nöbette tüm kliniğin kanlarını al dediğinde abiniz/ablanız acı gerçekle yüzleşirsiniz. Artık hiç bir şey değilsinizdir. Öğrenci değilsinizdir ondan öğrencilik şımarıklığı sökmez, hocalar yüzünüze bakmaz zaten kime şımarıklık yapcaksın. Doktor değilsindir,zaten kimse doktorluk işi yaptırmaz genelde. Eğitim desen yoktur. Bir şey sorsan birine anında iş kitler cevap vermek yerine. Hiç bir hakkınız hukukunuz yoktur. Hoca dese hmm senin stajını uzattım,sende soramazsın niye diye çünkü sorsan bir ay daha uzatır.Her şey bu tehdit unsuru üstünden yürümeye başlar zaten. Tuvalete gitmek için bile abi/abla dediğin asistanından izin alman gerekir. Tek önemli konu kimlerden kan alman gerektiği ve kimlerin kan şekerine bakmak gerektiğidir bir süre sonra. Gerçi asistan, hocadan niye bunun kanına bakmadın diye azar yeme ihtimalinden kurtulmak için tüm klinikten kan al der. Sonra o hastalarla sen muhatap olursun. Zaten seni kan almadan kan almaya gören sanki o kanı hayrına veriyormuş gibi davranan hastalarla uğraşırsın. Her gün kan alıyorsun diye kızar, alamazsan ayrı kızar. Bir de gerizekalı bir asistan varsa başında zar zor kan aldığın hastanın odasından tam çıkmış kanı tüplere boşlatmışken “canımmm o hastadan bir de mor tüpe kan alsanaaa” diye bir ses gelir asistandan.
Hastanenin tüm gereksiz angarya işlerini yaparsın. O kadar arkanda seni savunan biri yoktur ki sekreterler, hasta bakıcıları bile seni aşağılar yüzüne bakmaz. Ve işin garip tarafı bir süre sonra bu düzen bu aşağılama normal gelir. Birisi normal insan gibi davransa “nekaddar iyii biri yaaa çok süper birisi” diye hayran olursun, gözlerin falan dolar. Hemşireler zaten ertesi gün evlerine gitceği sen orda sürünmeye devam etceğin halde işlerini sana yaptırırlar birde eksik yapma diye komutan gibi gezerler başında kan şekerine baktın mı bak bu saatte bakcaksın unutma bıdı bıdı kafanı s.kerler. Hatta uyanmadıysan gelip dürtükler uyandırırlar kendileri bakmak yerine bir tanecik kan şekerine. Kalemim yoktu da hemşirenin birinden kalem istemiştim onun yapması gereken işin sonucunu yazmak için bir ton laf yemiştim sonra lütfedip kalemini verdikten sonra da insan bir teşekkür eder bilmem ne die laf sokmaya devam etmişti. Ve bu o kadar normal gelmişti ki o zaman bana. Öyle aşağılanmak, azarlanmak , selam bile verilmemesi,verilen selamın alınmaması, yan tarafta çay içip çekirdek çitlerlerken sen ölsen umurlarında olmaması…O sistem içinde o kadar benimsetmişlerdiki ancak şimdi fark ediyorum bırak doktor gibi davranılmasını insan gibi bile davranılmadığımızı. Bir kere bunların çaydanlığından çay almıştım aşağı kantine inecek vakit bulamadığımdan. Of nerdeyse kusturacaktı o çayı bana..parasını veriyim demiştim bir de ayrı azar çekmişti,sonrada mutfak kapısına “internler giremez” yazmıştı kompleksli hemşirenin teki. Hocalar ise bizi gelip geçici gördüklerinden, bize hemşirelerin nasıl davrandığını anlattığımızda çiçek alıp gidin gönüllerini alın falan demişti ben onlarla konuşuyum bir bile diyip gönlümüzü almamıştı adam ya.
Mecburi hizmete başladığımda bana doktor olarak davranılması, saygı duyulması, benim bir yıl boyunca yaptığım o kadar angarya salak işin benim eğitimime gram katkısının olmadığını görmek o kadar dokunmuştu ki bana… Doktorluk başka bir şeydi ve bana bunu öğretmemişlerdi. Hatta unutturmuşlardı bildiklerimi de o son sene de… Karar vermem, insanları yönetmem, tedavi orderi vermem gerekiyordu.Halbuki ben son sene ders çalışmaya bile vakit bulamadan ambu yapıp el kası çalışmış ve kan şekeri bakıp,ekg çekip hemşirelik eğitimi almıştım.
Neyse internlüğün tıpın son senesinde olmasının asıl nedeni artık yolun geri dönülemeyeceği kadar gidilmiş olması sanırım. Ve internlük bu hayatta bir kere yapılır ancak deseler hadi bir daha yap yok yani gözüm yemez o salak dünyaya tekrar girmeyi. Çömez asistanlık da bölüm ve ortamına göre daha da beter bir dünya olabilir tabi ama henüz tatmadığımdan bu konuda ne desem boş.
14 Şubat 2012 Salı
Tıpın Evreleri

Tıpın eğitimi uzun olunca kendi içinde aşamalara ayrılması kaçınılmaz oluyor tabi..
Tıpın ilk yılı: Kendini acayip akıllı görür..o zamana kadar sınıfın en başarılı en inek öğrencisi olmustur. Tıpı kazanmanla sana zaten herkes “wayy doktor” demeye başlamıştır.Böyle bir level atlamış,tamam bundan sonra hayat çok güzel olcak duygusuyla gelir anfiye. Tıptaki kızları öyle bakımsız falan anlatırlar ya,bende demiştim ahanda sınıfın en güzel kızı olcam yaşasın..ama yok öyle bir şey,yani daha nöbetlerin yıpratamadığı kız nüfusu oldukça bakımlıdır güzeldir.ünvteye başlıyoruz diye ayrı bir özenilmiştir zaten kendine. Erkeklerden ise bahsetmek bile istemiyorum.Sadece şöyle diyim; eğer kendinize tipinize falan güvenmiyorsanız param da yok ama gelsin güzel kızlar gitsin güzel kızlar olsun istiyorum diyorsanız tıp sizin için en uygun meslek ey erkekler..Neyse işte ünvte ortamı heyo ben zaten zekiyim son gün çalışıp hep yüksek alırdım lisede modundaki öğrencimiz ilk sınavlarla boyunun ölçüsünü alır ve artık herkesin çalışkan ve inek olduğu bir ortamda olduğunun,aslında güzel günlerin geride kaldığının farkına varır. Bu senenin tatillerinde eve giden tıpçı birden komşuların,akrabaların aşırı ilgisine maruz kalır. Zira memlekette orası burası ağrımayan yok. Sadece tansiyon ölçmeyi bilen (o da ortam çok sessiz olursa) tıpçı biz daha onlara gelmedik diyemeyeceğinden sağlık programlarından öğrendiklerini satmaya çalışır ki onu da yapamaz mırın kırın eder ancak.
Tıpın ikinci yılı: Artık tıp ortamına alışan tıpçımız azıcık ortam edinmeye başlar ve kaçınılmaz soruyla karşılaşır. “Kadavra gördün mü?” İlk başlarda olay onun içinde çok yeni olduğundan böyle hevesle anlatır orasını burasını. Dışarıdan izleyen biri afrikanın balta girmemiş ormanlarında mumyalarla karşılaştığını sonra da oturup onlarla çiğ kertelenkele yedi onu anlatıyor sanır aşırı böbürlenmelerden ve gelen ıyyy tepkilerinden. Bir süre sonra zaten kokusundan her bişeyınden tiksindiği, onun için ezberlenmesi gereken kas-sinir-damar yığınından başka bişey olmayan kadavradan söz açılması bile içini bayar. “hee gördüm der “ geçer ,senden hikaye bekleyen gençleri duyanlar duymayanlara anlatsın diye başından savar.
Tıpın üçüncü yılı: Yavaş yavaş hastalıkları öğrenmeye başlayan tıpçı birden tüm bu hastalıkların kendinde olduğunu keşfeder.Karnın ağrır cırt olmussundur “aman da akut karınım sanırım” der.Kanserleri,ölümcül hastalıkları,kalıtsal hastalıkları her komiteyle birlikte yavaş yavaş geçirir. Bu dönemde gerçekten olabilen hastalık ise distimik bozukluktur. Zira tıpçımız sınav zamanında depresyona girer sınavdan çıkınca çılgınlar gibi sevinir eğlenir dağıtır ve bu periyot ömrü boyunca sürüp gidecektir artık. Sınav yerine nöbet olcaktır sadece.
Artık hastalıkları bilen tıpçı tatilde eve gittiğinde bunları konuya komşuya satmaya azıcık doktorluk yapmaya çalışır ama ilk iki yıl bir halt bilmediğine karar veren yakın çevresi onu hayal kırıklığına uğratır.
Tıpın dördüncü yılı: Klinikte hasta görmeye başlayan tıpçı artık giyimine saçına sakalına acayip özen gösterir. Ben sırf bunun için alışveriş yapmıştım. Topuklular alıp evde onlarla yürümüştüm alışıyım diye. Tüm hastalara karşı aşırı bir iyi niyet, elinden geldiğince onlara yardım etme, her gördüğü hastayı muayene etme, hocanın gözüne girebilmek için acayip bir yalakalık falan filanla başlar bu yıl.Neyse ki zaman geçtikçe bu işlerin boş olduğunu fark eder.Erkekler bu dönemde önlüklerinin değerini anlar,heryere önlükle gitmeye başlarki kızlar onlarla ilgilensin.Benim arkadaşın masasına gelip telefonunu bırakmıştı kız ya sırf önlük giyiyor diye. Kızlar da arkalarından hemşire hanıımmm diye bağıranlara hemşire değilim ben tıp öğrencisiyim demekten yorulduklarından nefret ederler o önlükten. Bir de tabi bu sene de en iyi öğrenilen şey yol tarif etmektir. Zira hastanede oraya buraya koşturduğunuzdan hastalarda yol sormak için ortaya salınmış görevliler sanar sizi. Bir keresinde o kadar acelem var ki o topuklarla depar atıyorum nerdeyse, çevrede de boş boş duran erkek tıpçılar var aslında. Neyse amcanın biri beni durdurdu kızımmm baksana diye. O zamanda daha akıllanmamışım böyle anlayışlı iyilik abidesi bişeyim hastalara karşı. Durdum, bana yol soruyor.Tabi erkek tıpçıları doktor beni de her soruyu cevaplamaya hazır hemşire olarak gördüğünden neden acelem olsunki durup ona yol tarif etmekten önemli ne yapabilirim ki sanki diye düşündü sanırım. Ki benim bu yol tarif etme hakkında öğrendiğim şey insanlar ilk iki cümleden sonrasını dinlemiyor,oraya kadar gidip yeniden soruyor.Boşuna kasmaya gerek yok yani bir yere kadar tarif et sus.
Tıpın beşinci yılı:En güzel yılıdır aslında.Ağır dersler bitmiştir.TUS muhabbeti başlamıştır ama daha ensesinde değildir.Acaba Türkiye birincisi olsam mı,yok ya ama resmim çıkmasın modundadır tıpçımız.Sevgilisi falan yoksa sevgili bulma telaşına girilebilinir.Kendisini doktor olarak hisseder.Herşeyi biliyorum sanır. Arasıra mühendislik falan yazıp okulu bitiren,yurtdışına mastıra falan giden arkadaşlara sinir olunsa da daha okadar dokunmaz.Fırtınadan önceki sessizlik modunda emeklilikten önce geçirilebilecek belkide son boş anlardır,değeri bilinmelidir.
İnternlük yani tıpın son yılı ise başlı başına bir olaydır ve birkaç yazı konusudur. Travmatiktir anlat anlat bitmez.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
